ZAMAN…

Önüne set çekilemeyen yegâne olgu; ruh halimize göre çok çabuk geçen yada hiç geçmeyen ama istesekte istemesekte bizi adım adım ölüme götüren zaman…

 



Mesela bugünün sonunda koca bir şehir kadar insan toprak altına girecek; hayalleri olan, daha yapacakları olan genç yada yaşlı, bir dünya insan. Ömür sermayesi tükendiğinde ise bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş olacağız. Soracaklar bize “nelerle ve kimlerle  bu sermayeyi harcadın?” diye.

                Peki cevabımız var mı bunlara, diyebilecek miyiz gerçekleri?

Diyebilecek miyiz nefsimizin tembellik kulağıyla şeytandan aldığı dersleri[1] , anlamsız geçen saatleri, günleri, yılları, girilen günahları, kafaya takılan onca gereksiz evhamları, olmayan dertlerimizle dertlenmeklerimizi, vesvesleri, “o böyle dedi”, “bu böyle yaptı” , “bu da bir şey yapabilir” gibi anlamsız kuruntulara kapıldığımızı, şişirdiğimiz egolarımızı ve sosyal medya, televizyon gibi “modern uyuşturucular”la kendimizi uyuşturduğumuzu, anlatabilecek miyiz ömrümüzü nasıl heba ettiğimizi?

Hayattayız ve düşünmüyoruz bunları, işimize  gelmiyor çünkü.  Konforumuzun dışına çıkmak nefsimizin zoruna gidiyor ve bu heba olan vakitler, bizden hesap soracakları günü bekliyor.

Zaman su gibi aktı, geçti” derler ya hani, gerçekten de öyleymiş; zaman pınarı gürül gürül  akıyor. Hatta sel olmuş gidiyor, hayatımızı da içine almış. Boğulmamak elde değil çünkü, tutunamıyoruz bizi kurtaracak hidayet dallarına ya da tutunmak istemiyoruz. Göz göre göre, acı çeke çeke istiyoruz orada boğulmayı.

Nefsimiz sihirbaz olmuş, aldatıyor vicdanlarımızı[2] .Çünkü sızlamıyor artık vicdanlarımız! Giden paraya acırız da, giden ömür sermayesine acımaz olmuşuz. Takılmışız bir yerlere, aklımız  hep eğlencede, sanki bir perde var ve örtmüşüz hakikatin yüzünü.

Evet, her gelecek olan şey yakındır. Ölüm de bir vakit gelecek ve kabir kapısı bizim için açılacak; çok sevdiğimiz insanlar, üstümüze kapkara toprak parçaları atacak.

Ertelenen namazlar, tutulmayan oruçlar, okunmayıp duvara asılan Kur’anlar, verilmeyen sadakalar ve zekatlar, anlaşılmayan kulluk, yaşanmayan acziyet, kabul edilmeyen kusurlar… kısacası Allah’ın bizden istediklerini yapmamak ve durmadan ertelemek, bize o hiç korkmadığımız ama korkmamız gereken Cehennemin kapılarını açacak. O zaman geldiğinde ise: eyvah, aldandık! bu hayatı sabit zannettik; şu ömür bir rüzgar gibi esti geçti [3] diyeceğiz.

Veremiyoruz dikkatimizi, yönlendiremiyoruz düşüncelerimizi; aklımızı hep bizi Allah’tan uzaklaştıran, mânen yaralayan şeylerle doldurmuşuz. Şeytan, gaflet arşivinden çıkardığı dosyaları durmadan önümüze sürüyor. Allah’a kul olmak aklımıza bile gelmiyor. Gelse de, her istediğini yaptığımız nefsimiz bize engel oluyor. Çeksek kendimizi, iman şuuruyla atsak bir adım geri; baksak halimize ne yapıyoruz, nelerle uğraşıyoruz diye. Mesela, bunu okuduktan sonra devam mı edeceğiz hâlâ gereksiz boş şeylerle uğraşmaya, ruhumuzu yaralamaya?

O yüzden bırakalım gereksiz yere kafa yorduğumuz şeyleri. Bırakalım insanların ne dediklerini, ne diyeceklerini ve lüzumsuz geçen zamanları. Dünya bize, “çık dısarı vaktin dolu!” demeden önce uyanmalıyız. Durmadan rafa kaldırıp durduğumuz soruları sormalıyız kendimize. Niye bu hayat, niye bu kan, niye bu can, niye bu hisler, niye bu duygular, niye bu göz, bu ışık, niye bu hava, bu ciğer, niye bu el-ayak, niye bu akıl? Boşuna değil elbet, bir amacı var. O’nu tanımak, O’nu bilmek, O’ndan istemek; zamanı verene, zamanı harcamak. Hiçbir şeyimizin olmadığını, bilip her şeyi olana sığınmak ona güvenmek için elbet.

Eğer geçen vakitlerin farkına varmazsak, aldanmışız demektir. Bu dünyada, zararın neresinden dönersek kârdır aslında. Bizim gücümüz yetmese de kalbimizi çalıstırmaya, gücü yeten birine, hatta her şeye, her zerreye gücü yeten Allah’a sığınmalı; Allah’ın rızasını kazanmak her şeyden önce gelmeli, bu boş ve aldatıcı dünyada.

Yani demem o ki: vakit geçiyor, ömür sermayesi tükeniyor. Kendimizi boş şeylerle avutmak yerine, vaktimizi Allah’ı tanımakla, ibadet etmekle, kâinatı tefekkür etmekle ve olaylardan ders çıkarmakla acizimizi, fakrımızı, kusurumuzu bilmekle geçirmeliyiz. Allah’ın verdiği bu zaman nimetinin kıymetini bilmeli ve ona göre değerlendirmeliyiz.

Çünkü biliyoruz ki “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur.” [4]

Kaynaklar:

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>