(Hicret’in 7 senesesi Muharrem ayı sonları/Miladi 628)

Hayber, volkanik bir arazi üzerine kurulmuş, kuvvetli ve sağlam yedi kaleye sahip bir şehirdir. Jeopolitik konumu itibari ile Arapların en büyük gelir kaynaklarından biri olan Şam ticaret yolunun üzerinde bulunmaktadır.

Resulü Ekrem efendimizle yapmış oldukları anlaşmayı bozan Yahudiler buraya yerleşmişler ve Mekkeli  müşrikler başta olmak üzere Allah ve Resulüne başkaldıran ne kadar bozulmuş kalp, sönmüş akıl, hakka sırt çevirip batıla tapan nasipsiz Arap kabilesi varsa kışkırtıp Hendek Harbinin çıkmasına Müslümanların ve Allah Resulünün çok büyük sıkıntılar çekmesine neden olmuşlardır.

Fitne kazanı olmuş, dünyaya zehir salan Hayber Kalesini de, her kafir ve bozguncu topluluk gibi kötü bir son, aşağlık bir hayat, ve zelil bir yaşam bekliyordu. Allah Resulü Medine’de sayısı 1600’ü bulan bunlardan 200’ü atlı ve sonradan bu orduya katılacak olan içlerinde Ebu Hureyre’nin de bulunduğu Devs kabilesinden 400 sahabe ile Hayber önlerine geldi.

Peygamberimiz (asm), Hayber kalelerinden bir kaçını muhasara altına almıştı. Bu sırada önüne davarlarını katmış birinin İslâm ordusuna doğru geldiği görüldü. Bu adam, Hayber Yahudilerinden Âmir’in Yesâr adını taşıyan Habeşli kölesi idi. Davarlarını güder dururdu. Hayber kalelerinin kuşatıldığı sırada, Yahudilerin silahlarına sarılmak istediklerini görünce, “Ne yapmak istiyorsunuz?” diye sormuştu. Yahudiler, “Şu kendini ‘Resûl’ diye ilân eden adamı öldürmek istiyoruz.” cevabını vermişlerdi. “Resûl” kelimesini duyan Habeşli Yesâr, bir an duraklamış, bu kelimenin âdeta şefkatli bir el gibi kalbini kapladığını hisseder olmuştu.

Yesâr sadece, Yahudilerin beyanlarıyla iktifa etmek istemiyor, meseleyi kaynağından öğrenmek istiyordu. İşte bunun için davarlarını önüne katarak, Hz. Resûlullah (asm)’ın huzuruna çıkageldi:

“Sen neler söylüyor ve nelere dâvet ediyorsun?” diye sordu. Resûl-i Ekrem,

“İslâmiyete dâvet ediyorum. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de O’nun Resûlü olduğuma şehâdete, Allah’tan başkasına ibâdet etmemeye çağırıyorum.” buyurdu. Yesâr, bu sefer,

“Peki, ben, dediğin gibi iman eder ve şehadette bulunursam bana ne var?” Resûl-i Ekrem,

“Eğer bu iman ve bu şehadet üzere olursan Cennet var!”(1) dedi.

Bunun üzerine Yesâr, hemen orada Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem, ona bu iman ve şehadet üzere ölürse Cennete gireceğini söylemişti. Amma Yesâr tereddütte idi. Yaşadığı muhitte insanlar makam ve mevkilerine, zenginlik ve fakirliklerine, güzellik ve çirkinliklerine göre muamele görüyorlardı. Güzel olmayana, hele köleye kimse itibar etmezdi. Bu sebeple,

“Yâ Resûlallah! Ben Habeşî (siyah tenli) çirkin yüzlü ve fakir bir adamım, bir köleyim! Bu halimle Yahudilerle çarpışır ve ölürsem yine Cennete girer miyim?” dedi.Resûl-i Ekremden Yesâr’ı sevince boğan bir cevap geldi:

Evet, Cennete girersin!” (2) Yesâr bu sefer,

“Yâ Resûlallah! Şu davarlar bana emânettir. Şimdi ben onları ne yapayım?” diye sordu. Peygamberimiz,

“Onları karargâhtan çıkar. Onlara doğru ufak taşlar at ve bağır! Onlar, sahiplerinin yanına dönecektir.” diyerek Yesâr’a yol gösterdi. Yesâr hemen kalktı. Yerden bir avuç kum alıp davarlara doğru savurdu:

“Haydi, artık sahibinize dönünüz.” dedi. Davarlar, sanki biri tarafından güdülüyormuş gibi, topluca gidip sahiplerinin yanına vardılar.3

İslâmiyetle şereflenen Yesâr, artık o andan itibaren Allah yolunda çarpışan bir mücahid olmuştu. Mücahidler safında düşman arasına cesurca dalıyordu. Çok geçmeden Hayber kalelerinden atılan taşlarla şehid oldu. Böylece, bir vakit namaz kılma fırsatını bulamadan Cennete uçan Müslüman ünvanını aldı. (4)

Üzeri örtülü idi. Yerde uzatılmıştı. Cenazeye bakan Hz. Resûlullah (asm)’ın bir ara yüzünü çevirdiğini farkeden Sahabîler merakla, “Yâ Resûlallah! Ondan yüzünüzü niçin çevirdiniz?” diye sordular. Resûl-i Ekrem Efendimiz sebebini şöyle izah etti:

“Şehid, vurulup yere düştüğü zaman Cennet hurilerinden iki zevcesi gelip yüzünden tozları silerler ve ‘Allah, seni toza toprağa bulayanın da yüzünü toza toprağa bulasın! Seni öldüreni, öldürsün!’ derler. “Allah, bu kuluna ikram edip, onu hayra sevk etti. Allah’a hiç secde etmediği halde, Cennet hurilerinden ikisini, onun başucunda gördüm!”5

Evet iman şerbetini içtikten birkaç saat sonra şehadet şerbetini içen Yesar (r.a) o zamanki insan sınıfının en aşağı katmanında idi, çirkin yüzlü kara kuru siyahi bir köle olmasına rağmen Allah Resulü onu muhattab bilip, hiçbir ciddiyetsizlik göstermeden onu İslam’a davet ediyor böylece onu ebedi bir saadet kazanmasına vesile oluyordu.

Efendimiz her hal ve davranışıyla bir Rehber ve Öğretmen olması, Yesar (r.a) karşı muamelesi bizlerin İSLAM ve İMAN HİZMETİNDE bulunanların da aynı ölçü ve düşünceyle emr-i bil maruf (İyiliği emretmek ), nehy-i ani’l münker (kötülükten sakındırmak) emrini uygulamamız gerekir.

NOT : Yazı resminde yer alan sancak Peygamber Efendimizin sancağıdır.


(1) İbn-i Kesîr | Sîre | 3:361
(2) İbn-i Kesîr | A.g.e. | 3:362.
(3) İbn-i Kesîr | Sîre | 3:359.
(4) İbn-i Kesîr | A.g.e. | 3:359.
(5) İbn-i Kesîr | Sîre | 3:359.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>