Genel

Gafil miyiz?

/

insan

      Günlük hayatın koşuşturmasından, telaşından, bazen ve hatta çoğu zaman aldanıyoruz. Kendimizi unutuyoruz; Yaşadığımızın farkına bile varamıyoruz. Nereden geldiğimizi, nereye gideceğimizi, bu dünyada bir başlangıcımızın olduğu gibi bir de bitişimizin olduğunu, hergün duyduğumuz selaları, şahit olduğumuz cenaze namazlarını, mezarlıkları ve o mezarlıkların, içinde yatanlar gibi bizim de birgün, o toprağa gireceğimizi unutuveriyoruz; bir uykunun içindeyiz lakin uyanamıyoruz.

               Kendimizi Allah’tan uzaklaştırdıkça bir çukura batıyoruz. Ve o çukur bize zahirde çok tatlı ve lezzetli geliyor; battıkça batıyoruz. Kendimizi bedensel zevklerle ya da kendimizi sevdirmek veyahut başkaları takdir etsin diye bişeyler yapıp içimizdeki Firavunları ve Nemrutları besleyip büyütmek, vazgeçilmezimiz olmuş… Artık onları bırakamaz hale gelmişiz ve âdeta bağımlı gibi olup o bağımlılıklarımıza itaat eder olmuşuz.

         Öyle ya, her bağımlılığın altında itaat yatar, itaat ise Mabud’a (kendisine ibadet edilen)  yapılır. İstemesek de aldanıyoruz; nefsimize ve şeytana itaat ediyoruz. Aslında biliyoruz, bir gün bunların hepsi bitecek; hayat serüveni sona erecek. Gelgelelim kafamızı deve kuşu gibi kuma sokup, ölümü yok saymaya başlıyoruz. Bitmeyecek hiçbir zaman arzularımız, heveslerimiz bitmeyecek… Çünkü nefis doymuyor ve Şeytan vazgeçmiyor ama Allah bekliyor; tövbe etmemizi, O’na yönelmemizi, O’ndan istememizi, O’ndan beklememizi…

            Peki istemezsek şifayı, Şafîi neden versin ilacı. Gerçekten biz istiyor muyuz kurtulmayı; insanı, insan eden imanla yaşamayı, yoksa istemiyor muyuz?

Tabi ya, neden isteyelim ki, gaflet perdesi çok kalın; göremiyoruz ki imanla yaşamanın güzelliğini.  Tatlı geliyor televizyon karşısında dizi, film takip etmek ve internette haram – helal demeyip izlediğimiz görüntülerle, duyduğumuz seslerle kalbimizi kirletmek ya da durmadan işten, paradan konuşmak ve daha niceleri…

              Bütün günümüz bu ve bunun gibilirle geçiyor. Nerdeyse tüm  vaktimiz nankörlükle geçiyor. Bize iş veren patronumuza ya da anne babamıza değil bize tüm bu vakitleri, vakti harcayacak hayatı, hayatın içindeki sevinçleri, mutlulukları verene göz göre göre nankörlük ediyoruz.

                  Peki biz, yapar mıydık? Birisine değer verdiğimiz halde, bize nankörlük etse hoş karşılar mıydık?

Tabiki “hayır.”

                 Böyle devam edersek, kabre kadar haramların ve gafletin verdiği lezzetli zehirle uyuyacağız. Kabre girdiğimiz anda ise:

  • Keşke diyeceğiz, keşke yapmasaydım.
  • Keşke bakmasaydım.
  • Keşke bulaşmasaydım haramlara diyeceğiz.

Pişman olacağız; keşke tanısaydım beni dünyaya göndereni ve sonsuz rahmetiyle seveni. Tanısaydım Rabb’imi. Koysaydım secdeye başımı, kaldırsaydım ellerimi semaya; toprağa girince herşey için çok geç olacak.

          Artık uyanmanın vakti geldi, bu gafletin derin uykusundan. Bunca nimet verene, verdiklerini almadan önce secde etmenin, hâlâ nefes alabiliyorken af dilemenin zamanı, çoktan geldi. Bize açılan kapılar kapanmadan, o kapıları değerlendirmeli; yoksa bu dünya kimseye yâr olmadığı gibi bize de yar olmayacak.

               “Çünkü ölüm ölmüyor, Kabir kapısı kapanmıyor.”   

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>